EKONOMİK OLARAK ÜRETMEK, TEKNOLOJİK OLARAK GELİŞMEK, KENDİ KÜLTÜRÜNE SAHİP ÇIKMAK VE ÖZGÜN BİLGİ ÜRETEBİLMEK BAĞIMSIZLIĞIN ÖNEMLİ PARÇALARI
11 Mayıs’ta İstanbul’da düzenlenen World Decolonization Forum’a katıldığımda aklımda tek bir soru vardı: Gerçekten sömürgecilik sona erdi mi, yoksa sadece yöntem mi değiştirdi?
Tarih kitaplarında sömürgecilik denildiğinde akla genellikle işgal edilen topraklar, bayrak diken imparatorluklar ve silahlı ordular gelir. İngiltere’nin Hindistan’daki hâkimiyeti, Fransa’nın Afrika’daki sömürgeleri veya Osmanlı sonrası Ortadoğu’nun cetvelle çizilmiş sınırları klasik sömürgeciliğin örnekleri olarak anlatılır. Bugün ise birçok insan bu dönemin kapandığını düşünüyor. Çünkü artık devletler resmî olarak bağımsız, kendi bayraklarına ve yönetimlerine sahip. Ancak forum boyunca yapılan konuşmalar bana farklı bir gerçeği düşündürdü: Belki de sömürgecilik bitmedi, yalnızca biçim değiştirdi.
Peki, değişen ve sözüm ona gelişen dünya içerisinde sömürgecilik nereye evrildi?
Eskiden ülkeler silahlı güçlerle işgal ediliyor ve sömürgeleştiriliyordu. Şimdi ise durum çok daha farklı. Artık bir ülkeyi sömürmek için oraya asker göndermenize veya silahlı eylemlere ihtiyacınız yok. Medya gücüyle, ekonomik araçlarla, kültürel baskıyla ve kendi kültürünüzü empoze ederek bunu başarabilirsiniz.
Şu an yaşadığımız hayatlar da buna benzemiyor mu?
Uçağa bindiğinizi ve 20 saatlik bir uçuşun ardından ABD’ye indiğinizi düşünelim. Karnınız acıktığında tercihiniz, ülkemizde de aktif olarak faaliyet gösteren bir burger zinciri oluyor. Kahve içmek istediğinizde ise yine ülkemizde sıkça gördüğümüz küresel bir kahve zincirine yöneliyorsunuz. Sömürgeci güçlerin gerçekten bizleri işgal etmeye veya silahlı bir mücadeleye girmelerine gerek var mı?
“Yeni nesil sömürgecilik” olarak adlandırabileceğimiz bu kavram yalnızca bunlarla da sınırlı değil. Farklı saç ayakları üzerine kurulu bir yapıdan söz ediyoruz. Bu yapı ekonomik olduğu kadar kültürel ve teknolojik temeller üzerine de oturtulmuş durumda.
Bugün dünyanın büyük kısmı teknolojiyi üreten değil, tüketen konumda. Sosyal medya platformlarından dijital uygulamalara, sinema sektöründen akademik yayın sistemine kadar küresel düzen büyük ölçüde birkaç merkez tarafından belirleniyor. Hangi bilginin “bilimsel”, hangi ülkenin “gelişmiş”, hangi toplumun “geri kalmış” olduğuna çoğu zaman yine bu merkezler karar veriyor. Bu durum özellikle Batı dışındaki toplumlarda zihinsel bir bağımlılık oluşturuyor. İnsanlar kendi kültürlerini değersiz görmeye, dışarıdan gelen her şeyi daha üstün kabul etmeye başlıyor.
Forumda dikkat çeken noktalardan biri de Filistin örneğiydi. Konuşmacılar, modern dünyada güç ilişkilerinin yalnızca askerî yollarla değil, medya üzerinden de kurulduğunu vurguladı. Küresel medyanın bazı acıları görünür kılarken bazılarını görmezden gelmesi bile bilgi üzerindeki hâkimiyetin bir göstergesi olarak değerlendirildi.
Batı, geçtiğimiz birkaç yıl öncesine kadar Filistin meselesine karşı belirgin bir tutum içerisinde değildi. İktidarlar ve devletler nezdinde hâlâ tam anlamıyla olmadığı da söylenebilir. Buna karşılık, Rusya-Ukrayna Savaşı sürecinde Ukrayna tarafına yönelik daha koruyucu bir yaklaşım sergilendi.
Ancak bugün geldiğimiz noktada, Batı medyasında ve bu medya içerisinde insani duygularını hâlâ kaybetmemiş çevrelerde, Filistin konusunun yalnızca Müslümanları ilgilendiren bir mesele olmadığı; tüm dünyanın bu konuda insani bir sorumluluk üstlenmesi gerektiği konuşulmaya başlandı. Global Sumud Filosu da bunun önemli örneklerinden biri olarak öne çıktı.
İsrail’in ve onu destekleyen küresel lobilerin dünya üzerindeki yeni nesil sömürgecilik hamleleri, insani duyarlılık karşısında ciddi şekilde sorgulanmaya başladı. Küresel boykot hareketleri ise bu düzenin ekonomik ayağına karşı verilen en görünür tepkilerden biri hâline geldi.
Peki, bütün bunları okurken aklınıza şu soru gelmiş olabilir: Biz hâlâ sömürülüyor muyuz ve bu sömürgecilik devam ediyor mu?
Bu soruya kesin bir “evet” ya da “hayır” cevabı vermek kolay değil. Ancak şunu kabul etmek gerekiyor: Günümüzde bağımsızlık yalnızca sınırları korumakla sağlanmıyor. Ekonomik olarak üretmek, teknolojik olarak gelişmek, kendi kültürüne sahip çıkmak ve özgün bilgi üretebilmek de bağımsızlığın önemli parçaları hâline geldi.
Özellikle bu düşünceler karşısında, son 20 yılda ülkemizde yaşanan teknolojik ilerlemeleri ve yapılan yatırımları görmezden gelmemek gerekir. Türkiye, son 20 yılda sınır ve toprak bağımsızlığını koruma konusunda gösterdiği dirayetle birlikte ekonomik ve teknolojik olarak dışa bağımlılığı azaltma yolunda da önemli adımlar attı.
Bugün birçok toplum siyasi olarak özgür görünse de ekonomik krizlerde dış müdahaleye açık hâle geliyor, kültürel olarak başka merkezlerin etkisi altında kalıyor ve kendi gençlerini bile kendi değerlerine yabancılaştırabiliyor. Belki de modern çağın sömürgeciliği tam olarak burada başlıyor.
Bu nedenle artık asıl mücadele sadece toprak savunması değil; zihin, kültür, ekonomi ve bilgi alanındaki bağımsızlık mücadelesidir. Çünkü bir toplumun bayrağı özgür olabilir; ancak düşünce dünyası başkalarının etkisi altındaysa gerçek anlamda tam bağımsızlıktan söz etmek zorlaşır.
World Decolonization Forum’dan geriye kalan en önemli soru buydu: Günümüzde özgürlük yalnızca siyasi bir kavram mı, yoksa zihinsel ve kültürel bağımsızlığı da kapsayan daha geniş bir mesele mi?

ADEM İNANÇ SEZEN yazdı…
