Prof. Dr. Zekeriya Güler aktarıyor:
“Yıl 1996…
Büyük hadis âlimi Abdülfettâh Ebû Gudde ile Üsküdar’dan Fatih’e giderken otomobilde yapılan sohbette, hiç unutmuyorum, ön koltukta oturan Ebû Gudde Hocaefendi’ye şu soruyu sormuştum: “Efendim, bazı fıkıh kitaplarında “Yemeğe tuzla başlamak ve tuzla bitirmek sünnettendir, çünkü bunda yetmiş derde deva vardır” diye bir hüküm cümlesi mevcut.
Galiba burada geçen sünnet kelimesi, Hz. Peygamber’in sünneti değildir.
Zira ehli hadise göre, “Yâ Ali, sana tuzu tavsiye ederim. Çünkü tuz, yetmiş derde şifadır; cüzzam baras (alaca denilen cilt hastalığı) ve delilik” diye tuzun faziletine dair nakledilen haberlerin, asılsız (mevzû) olduğu, zât-ı âlinizin tespitleri arasında var. Acaba, sünnet-i nebeviyyeden kaynağı olmadığı halde, bu uygulamanın, bazı Müslümanlar bilhassa erbâb-ı tasavvuf tarafından açılan bir çığır olduğunu söylemek mümkün müdür? ”
Bu soruya aziz üstadın cevabı şöyle olmuştu:
“Evet, bu yorum ve tespitlerin doğru. Açıkça söylemek gerekir ki, yemeğe tuzla başlamak ve tuzla bitirmek sünnet değildir. Hatta ben daha ileri bir şey söylemek istiyorum: Tuzdan son derece uzak durmak lazım. Nitekim hekimler ‘İki zehirden kaçının: Tuz ve şeker’ (itteqı es-sümmeyn es-sükkere ve’l-milh) derler”
Bu cevap üzerine Emin Saraç Hocaefendi, “Ama üstadım, İstanbul’da yemeğe tuzla başlamak ve tuzla bitirmek yaygın bir tatbikat, nasıl öyle olabiliyor?” deyince, Abdulfettah Ebû Gudde, gayet ciddi ve vakur bir tavırla “Şeyh Emin, öyle ise delilini getir!” diye mukabelede bulununca, Emin Saraç Hocaefendi “Estağfirullah üstadım, zât-ı âliniz daha iyi bilir” diyerek hürmetlerini arzetmişti.
Abdulfettâh Ebû Gudde gibi Rabbânî bir âlimin tahkik ruhunu ve ilim zihniyetini aksettiren bu sohbet münasebetiyle, onu hürmet ve rahmetle yâd etmek bir vefa borcudur.”
