GELECEK KİMİN GELECEĞİ?
-DARON ACEMOĞLU’NUN KİTABI BİZE NE SÖYLÜYOR?-
Teknolojiye çoğu zaman tarafsız, hatta ilerlemenin doğal bir aracı gibi bakıyoruz. Daha hızlı iletişim, daha verimli üretim, daha akıllı şehirler… Oysa Daron Acemoğlu, Teknoloji ve İktidar: 1000 Yıllık Mücadele adlı kitabında bu iyimser anlatının altını sistemli biçimde oyuyor.
Kitap, teknolojinin yalnızca icat edenlerin zekâsı ya da piyasanın ihtiyaçlarıyla değil; iktidar ilişkileri, siyasal tercihler ve toplumsal çatışmalarla şekillendiğini gösteriyor. Matbaadan yapay zekâya uzanan bin yıllık hikâye, bize şu rahatsız edici soruyu sorduruyor: Teknoloji gerçekten insanlığı mı ileri taşıyor, yoksa gücü elinde tutanların konumunu mu pekiştiriyor?
Teknolojik ilerlemenin, aynı zamanda daha adil bir gelir dağılımı yaratacağı yönündeki yaygın kanaat de Acemoğlu’nun merceği altında ciddi biçimde sorgulanıyor. Uzun yıllar boyunca teknoloji; verimliliği artırdığı, yeni sektörler yarattığı ve refahı geniş kitlelere yaydığı ölçüde neredeyse otomatik olarak eşitlik üretir varsayıldı. Oysa kitap, tarihsel örnekler üzerinden bunun çoğu zaman gerçekleşmediğini gösteriyor. Aksine, teknolojik dönüşümler sıklıkla sermayeyi, uzmanlığı ve siyasal gücü elinde bulunduran grupların lehine işliyor; emeğin pazarlık gücünü zayıflatıyor ve gelir dağılımındaki uçurumları derinleştiriyor. Sorun teknolojinin kendisinden çok, hangi teknolojilerin teşvik edildiği ve bu tercihlerin kimlerin çıkarına hizmet ettiğinde yatıyor. Ücretler zaman zaman artsa da tarih bize emeğin çoğu kez ürettiği değerin gerisinde kaldığını gösteriyor. Ülkelerin ekonomik yapıları ve siyasi kararları bu farkı derinleştiriyor; kimi ülkeler bu süreci avantaja çevirirken, kimileri bedelini ağır ödüyor.
“Günümüzdeki ilerlemeler yine küçük bir grup girişimciyi ve yatırımcıyı zenginleştiriyor. Çoğu insansa gücünü yitiriyor ve ilerlemenin sağladığı faydalardan sadece cüzi bir pay alabiliyor.”

Bu tartışma bugün en somut hâlini otomasyon ve yapay zekâ başlığında alıyor. Otomasyon çoğu zaman kaçınılmaz bir teknik ilerleme, karşı konulamaz bir kader gibi sunuluyor. Oysa Acemoğlu’nun vurguladığı temel nokta şu: Otomasyon bir zorunluluk değil, bir tercihler bütünüdür. Hangi işlerin otomasyona tabi tutulacağı, hangi teknolojilerin destekleneceği ve bu dönüşümün kazançlarının nasıl paylaşılacağı siyasal ve kurumsal kararlarla belirlenir. Eğer otomasyon yalnızca maliyetleri düşürmeye ve emeği ikame etmeye odaklanırsa, sonuç daha yüksek verimlilikten ziyade daha derin eşitsizlikler olur. Buna karşılık, insanı dışlayan değil insanı tamamlayan teknolojiler teşvik edildiğinde, teknoloji hem üretkenliği hem de toplumsal refahı artırabilir. Dolayısıyla asıl soru, otomasyonun gelip gelmeyeceği değil; kimin için ve nasıl geleceğidir.
“Büyük veri toplama ve sürekli otomasyon üzerine kurulu yapay zekâ dalgasına egemen olan mevcut yaklaşım bir tercihtir. Hem de bedeli yüksek olan bir tercihtir. Sırf elit bir kesimin izinden gidip otomasyon ve gözetime odaklandığı ve bunun sonucunda işçilerin ekmeğine zarar verdiği için değil, aynı zamanda genel amaçlı dijital teknolojilerde kamunun daha çok yararına olabilecek araştırma alanlarına akıtılabilecek enerjiyi yolundan saptırdığı için de bedeli yüksek bir tercihtir.”
Öyleyse mesele sadece teknolojinin hızını yakalamak değil; bu hızı kimin yönlendirdiğini ve ortaya çıkan kazançların kimler arasında paylaşıldığını sorgulamak olmalı. Aksi hâlde, daha “akıllı” makinelerle donatılmış bir dünyada, daha adil bir toplumda mı yaşayacağız, yoksa eşitsizliği daha sofistike araçlarla yeniden üreten bir düzeni mi izlemekle yetineceğiz?
